
Tek Rab
24/02/2026
Tanrı’nın Ayrılmaz Sevgisi
03/03/2026Tüm Hakikatler Tanrı’nın Hakikatidir
Okuduğum kitapların pek azı zihnimde ve düşüncelerimde kalıcı izler bırakmıştır. Bunlardan birini elli yıl kadar önce okumuştum. Kitabın adı Modern Bilimin Metafizik Temelleri idi ve üzerimde kalıcı bir etki bırakmasının sebebi, tüm bilimsel teorilerin belirli felsefi ön kabulleri varsaydığını açık bir biçimde ortaya koymasıydı. Bilimsel araştırmanın dayandığı bu felsefi ön kabuller çoğu zaman sorgusuz sualsiz kabul edilir ve yüzeysel bir incelemeye bile tabi tutulmaz. Oysa bilimin ve teolojinin arasında hararetli tartışmaların yaşandığı bir dönemde, bilgi girişiminin tamamına temel teşkil eden bilim öncesi teorik temeller hakkında durup soru sormamız büyük önem taşır.
Bilim kelimesi “bilgi” anlamına gelir. Bilginin yalnızca deneysel araştırma alanına uygulandığını varsayarak, bu kelimeyi genellikle dar bir çerçevede ele alma eğilimindeyiz. Maddi bilginin yanı sıra biçimsel (formel) gerçeği de hesaba katmak zorundayız. Bu bağlamda matematiği gerçek bir bilim olarak değerlendirmeliyiz çünkü matematik, biçimsel (formel) boyutunda gerçek bilgi üretir. Nitekim bilimsel ilerlemenin tarihine baktığımızda, yeni keşifleri harekete geçiren ve yeni paradigmaları ortaya koyan motorun çoğu zaman biçimsel (formel) matematik olduğunu görürüz. Buna rağmen, maddi bilimsel araştırmalarla uğraşan kişilerin kendi çalışmalarının felsefi ön varsayımlarını ne kadar sık bir şekilde kayıtsızca göz ardı ettiklerini görmek şaşırtıcıdır.
Carl Sagan, aynı adlı televizyon dizisine dayanan ünlü Kozmos kitabında şu ifadeleri kullanır: “Kozmos, evrenin düzeni anlamına gelen Grekçe bir sözcüktür. Bir bakıma kaosun tam tersidir. Her şeyin derin bir şekilde birbirine bağlı olduğunu ima eder.” Sagan, çalışmasının bütün yapısını şekillendiren bu zararsız görünen tanımda, bilimin incelediği evrenin kaos değil, bir kozmos olduğunu varsayar. Kozmostan bahsederken “her şeyin derin bir şekilde birbirine bağlı olduğunu” söyler. Bilimsel araştırmanın büyük ön varsayımı şudur: Bilmeye çalıştığımız evren tutarlıdır. Her şeyin derin ve köklü bir şekilde birbirine bağlı olduğu ima edilmektedir. Sagan’ın da işaret ettiği gibi kozmosun alternatifi kaostur. Eğer evrenin kökü kaotik ise, o zaman tüm bilimsel girişim çöker. Evren kaotik ve bağlantısızsa, hiçbir bilginin mümkün olması söz konusu değildir. Mutlak kaos çerçevesinde, atomik verilerin en ufak parçaları bile anlaşılamaz. Dolayısıyla her şeyin tutarlı ve rasyonel bir düzene sahip olduğu varsayımı, bilim insanlarının vazgeçilmez ön varsayımıdır.
Varsayılan tutarlılık fikrinin kökleri antik felsefi sorgulamalara dayanır. Örneğin Antik Yunanlılar nihai gerçekliği arıyorlardı. Çeşitliliği anlamlı kılacak birliğe dair temel bir ilke arayışı içindeydiler. İşte bu nihai birliği teoloji bilimi sağlar. Teoloji bilimi modern bilimin ihtiyaç duyduğu gerekli ön varsayımı sağlar. İşte ünlü filozof Antony Flew’un ateizmden deizme geçişine yol açan nokta tam da buydu; yani herhangi bir bilgiyi mümkün kılmak için gerçeklikle tutarlı bir temelin gerekliliği. Bu nihai tutarlılık, bu dünyanın olumsallığıyla sağlanamaz. Aşkın bir düzene ihtiyaç vardır.
Orta Çağ’da, Müslüman düşünürlerin “bütüncül Aristotelesçilik” adını verdikleri akımın yeniden canlanmasıyla felsefe alanında bir kriz yaşandı. Bu düşünürler, Aristoteles felsefesi ile Müslüman teolojisi arasında bir sentez oluşturma çabası içinde, “çifte hakikat teorisi” adını verdikleri bir kavram ortaya attılar. Çifte hakikat teorisi, dinde doğru olanın bilimde yanlış olabileceğini, bilimde doğru olanın da dinde yanlış olabileceğini ileri sürmüştür. Bunu günümüz kavramlarıyla ifade edecek olursak, şu anlama gelir: Bir Hristiyan olarak, evrenin ilahi bir Yaratıcı’nın amaçlı eylemiyle var olduğuna inanırken, aynı zamanda evrenin kozmik bir kaza sonucu gelişigüzel ortaya çıktığına da inanabiliriz. Mantık açısından incelendiğinde bu iki iddia çelişkili görünür. Oysa çifte hakikat kuramı, doğrunun çelişkili olduğunu ve bu çelişkili fikirlerin aynı anda savunulabileceğini söyler. İnsanlar pazartesiden cumartesiye kadar Tanrı’nın kozmosun oluşumuyla hiçbir ilgisi olmadığını düşünürken, pazar günü yaratılışçı olmaktadır ve bu iki kavramın tamamen uzlaşmaz olduğunu görememektedir; işte günümüzde bu tür entelektüel şizofreni hüküm sürmektedir.
Bu noktada şu soru akla gelmektedir: “Peki, gerçekliği anlamaya çalışırken mantık gerçekten hesaba katılmalı mıdır?” Tekrar belirtmek gerekirse, eğer tutarlılığı ve kozmosu varsayıyorsak, mantık sadece kısmen değil, her bakımdan geçerli olmak zorundadır. Thomas Aquinas, Orta Çağ Müslüman filozoflarının Aristotelesçiliğine, çifte hakikat anlayışını “karma hakikatler” kavramıyla değiştirerek karşılık vermiştir; bu kavramla doğa ile lütuf arasında bir ayrım yapmış, ancak birçok eleştirmenin ileri sürdüğü gibi bunları birbirinden koparmamıştır. Aquinas’a göre, özel vahiy yoluyla bilinebilen ve doğal dünyanın araştırılmasından elde edilemeyen bazı hakikatler vardır; aynı şekilde doğanın incelenmesiyle bilinebilen, fakat örneğin Kutsal Yazılar’da açıkça yer almayan bazı hakikatler de mevcuttur. Kutsal Kitap’ta insan vücudunun dolaşım sisteminin açıkça belirtildiğini bulamayız. Aquinas’ın vurguladığı nokta şuydu: hem Kutsal Yazılar’dan hem de doğanın incelenmesinden bilinebilen bazı hakikatler vardır; bunlar karma hakikatler olarak adlandırılır. Aquinas bu karma hakikatler arasında Yaratıcı’nın varlığına dair bilgiyi de saymıştır.
Elbette Aquinas’ın, ünlü selefi Augustinus’la uyum içinde savunduğu temel ilke şuydu: Bütün hakikat Tanrı’nın hakikatidir ve tüm hakikatler nihai olarak Tanrı’da birleşir. Eğer bilim dinle çelişiyorsa ya da din bilimle çelişiyorsa, bunlardan en az biri yanlıştır. Tarihte bilim camiasının Kutsal Kitap’ı değil, Kutsal Kitap’ın kötü yorumlarını düzelttiği zamanlar olmuştur; Galileo skandalında da gördüğümüz gibi. Öte yandan, Kutsal Yazılar’daki ilahi vahiy, temelsiz bilimsel teoriler üzerinde entelektüel bir fren işlevi de görebilir. Her hâlükârda, eğer bilgi mümkünse, Sagan’ın varsaydığı şey varsayılmaya devam edilmelidir; yani hakikatin bilinebilmesi ve bilimin mümkün olabilmesi için, bilmeye çalıştığımız gerçekliğin tutarlı olması gerekir.
Bu makale orijinal olarak Ligonier Hizmetleri blogunda yayınlanmıştır.
açar ve ikizlerin doğumuyla sonuçlanır. Bu doğumda, Perez’in Zerah’ın önüne geçmesiyle primogeniture (en büyük oğlun miras hakkı) ilkesi bir kez daha tersine döner. Daha sonra Yakup Yahuda’yı kutsayacak ve krallığın onun soyundan gelenlerle ilişkilendirileceğini söyleyecektir (Yar. 49:8-12). Bu kutsama yüzyıllar sonra Samuel’in zamanında görülmektedir (bkz. Mez. 78:67-72).


